TÜRK SİNEMASI İÇİNDE
HİSAR KISA FİLM YARIŞMASI
‘Sinema öyle bir keşiftir ki, bir gün gelecek barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.’ M.K.ATATÜRK
Bir film döneminde önemsiz olabilir,bunu arşivleyin, yıllar geçtikten sonra bunun ne kadar değerli olduğunu keşfedersiniz. ,
Henri Langlois
*****************
Batılı ülkelerde (neredeyse her semtte) çok sayıda sinema kulüpleri mevcut olduğu halde ülkemizde yok denecek kadar azdı.
Robert College ‘ de öğrenci faaliyetlerinden sorumlu öğretim üyesi Ressam Özer Kabaş’ın gayretleri ile 1963 yılında ‘’Robert College Sinema Kulubü ‘’ kuruldu.
(Amaçları,sinemayı tanıtmak,bilinçli sinema seyircisi yetiştirmek, yeni sinema anlayışının kurulmasına film çalışmaları ile yardımcı, gerekirse öncü olmaktır. Senaryo çalışmaları yapılır. Çeşitli seminerler düzenlenir, )
Çok Önemli bir gelişme : Özer Kabaş’ın girişimiyle Rıfat Ilgaz davet edilir.Yönetmen Alp Zeki Heper’le Hababam Sınıfı’nın kolej’de çekimi konuşulmaktadır. Sınıf hazırlanır,sıralar temin edilir.Birden çalışma iptal edilir.
( Daha sonraları Rıfat Ilgaz,eserin sinemaya uyarlanmasında ,eleştirel yönlerin geri plana atılarak,bir komediye dönüştürülmesinden rahatsız olduğunu anlatır )
Amaçları,7 sanat olan Sinema Sanatını anlamaya çalışmak,Filmler göstermek, Film ve Yönetmenler hakkında araştırma ve açık oturumlar ve söyleşiler düzenlemek, Türk sinemasında özgun yapımlarıyla öne çıkan yönetmen ve Oyuncuları davet ederek söyleşi ve paneller düzenlemek,sinema üzerine Work Shop kurmak olan bu kulübün ilk başkanı Hasan Akbelen ‘di.
1965 yılında ‘Türk Sinematek Derneği’ kuruldu. Sinemamızda bir şeyler oluyordu. Yeşilçam Sinemacılarında bir hareketlenme başladı.Sinemamız bir arayış içine girmişti.
İKSV film festivalinde gösterilen (Aşk Ateş ve Anarşi Günleri- belgesel’ini seyredenler daha iyi hatırlar.(filmin bir yerinde bant kaydında 8mm 16mm tartışması duyuluyor) İşte Özer Kabaş bu tartışmanın içindedir.
8mm ve 16 mm filmleri kapsıyan ‘Hisar Kısa Film Yarışması ‘ bu ortamda yapılmasına karar verilmiştir.
Türkiye’de sinemanın geldiği noktayı,geçtiği evreleri iyi anlıyabilmek için ,önce başlangıcına, (Pioneer) diyeceğimiz öncü isimleri araştırmamız gerekir.
Bu yarışmanın doğuş nedenini anlamak için ise Türk sinemasının tarihsel geçmişine bakmak yararlı olacaktır.
HİSAR’DAN ÖNCE TÜRK SİNEMASI
Sovyetler Birliği Devlet Sinematografi Enstitüsü kısaca VGIK, dünyanın ilk film okulu olarak kabul edilir. Dünyada sinematografi eğitimi veren en eski enstitüdür. 1919’da Vladimir Gardin tarafından kuruldu.
Fransa’da 1926 yılında Louis Lumiere ve Leon Gaumont girişimiyle Ecole Nationale Superieure Louis-Lumiere kurulmuştu.
Türkiye’de ilk Tiyatro okulu 1927 yılında kuruldu. Sinema üzerine eğitim veren bir kurum hiç yoktu.
1.dünya savaşı ,peşinden Kurtuluş savaşından çıkmış bu halk yorgun ve yapılacak çok iş vardı. Sinema son düşünülecek bir iş koluydu. Ülkede sinema salonu sayıca çok azdı. Yapılacak filmleri kim nasıl finanse edecekti. Yeni yeni biraz sermaye edinmiş müteşebbisler,bilmedikleri bir alanda yatırım yaparak elindekilerini kaybetmek istemezlerdi. Sinema salonu olan birkaç kişi(Kemal film ve İpekçiler) ancak bu işe giriştiler.
1920’li yıllarda Türkiye’de sinema yapacak kimse yoktu. Sinema operatörü, film stüdyosu yoktu.Bir tek Muhsin Ertuğrul Sinema Sanatını Avrupa’da yakından incelemiş, çalışmış,oynamış,rejisörlük yapmış,bu şekilde para da kazanmıştı. Cesaretle bu işe girişti.
Muhsin Ertuğrul döneminde,devletin sinemayla hiç ilgilenmemesine rağmen iki özel kurum Türkiye’de sinemanın gelişmesini sağladılar. Bu sinema endüstrisinin geleceği için bir umuttu. Konulu Film türlerinde ilk örnekler bu dönemde verildi, Polisiye,köy yaşamı,kurtuluş savaşı,melodramlar,komedi ve vodviller sinemaya aktarıldı. İlk kez Türk kadınları sinemada oyuncu oldu.İlk star oyuncu bu dönemde yeşerdi. İlk sesli filmlerin çekilişinde ses ve görüntü aynı anda alınıyordu ki, bu doğru bir yöntemdi. Yeşilçam olgusu başladığında ise bu teknik unutuldu. Filmler sonradan stüdyoda seslendirilince sanatsal kabiliyetini de kaybetmeye başladı..
1939-1950 arası dönem, eleştirmenlerce ‘’Türk Sinemasının geçiş dönemi’’ olarak ifade edilir. Muhsin Ertuğrul’un ve İpek Film’in sinemadaki tekeli artık kırılmıştır. Bu dönem II.Dünya savaşı ve savaş sonrası ülkelerin toparlanma dönemine rastlar.(Almanya’da Hitler Faşizmi,İtalya’da Mussolini Faşizmi,Japonya’nın yayılmacı savaşları,Türkiye’de Atatürk’ten sonra İnönü dönemi, akılcı bir politika ile savaşın dışında kalınması bunun getirdiği ekonomik sıkıntı ve yokluklar.)
Savaştan önce Avrupa’dan(özellikle Fransa’dan) ve Amerikadan filmler geliyordu. Ancak savaş sırasında Avrupa’dan pek film gelmedi.
Buna karşılık Hollywood yapımı Capra Corn filmler ve Mısır sineması filmleri gelmeye başladı.Bir yerde arabesk kültür sinemamıza girmeye başladı.
(Örnek: It Happened One Night/Frank Capra…
Aşkın Gözyaşları/ Muhammet Kerim….
Avare/ Raj Kapor…)
Nijat Özön -Türk Sinema Tarihi 127-128’den alıntıdır:
( 1938 kasımında Damu’ al-hubb – Aşkın GözyaşlanŞehzadebaşı’nda gösterildiği vakit, filmi aynatan sinemanıncamları kırılıyor, caddedeki trafik duruyordu. Üç yıldanberi yeni bir yerli film görmemiş olan seyirciler, fesh-entarili kişilerin yer aldığı, tanınmış Arap şarkıcıların oynadığı,tutum bakımından “tiyatrocular”ın eserlerinden hiç başkalığı olmayan bu filmleri el üstünde taşıyorlardı. )
Anadolu’da Çekirdek_Gazozla başlayan bu dönem Zamanla İstanbul’da Frigo-Kola’ya dönüştü- Çağımızda ise Pop Corn _Cola çılgınlığına tanık oluyoruz.
Buna rağmen ,Faruk Kenç bu dönemin önemli yönetmenlerindendir. Şadan Kamil, Turgut Demirağ, Şakir Sırmalı, Çetin Karamanbey, Aydın G. Arakon, Orhon M. Arıburnu’nuda sayabiliriz.
Zamanla yapım şirketleri Beyoğlu’ndaki Yeşilçam sokağı etrafında toplandı. Lütfi Ö.Akad şöyle der:
Artık,Anadolu’nun her kasabasında sinema salonları açılmış, geniş bir izleyici sayısına ulaşılmış, filmleri sinemalara pazarlamak kolaylaşmış, gereken finansal güç oluşmuştur.
Özellikle Anadolu’da yerli yapım filmlere ilgi çoktu.Kendinden olan insanları izlemek,konuştuklarını anlamak daha kolaydı. Zaten okuma yazma oranı bu dönemde düşük olduğundan Yabancı filmlerde alt yazı takip etmek çok zor ve dublaj filmlerde de filmin orijinalitesi yok oluyordu. Nijat Özön’den öğrendiğimize göre Yerli filme talep artınca sinemamızda kötü bir alışkanlık başladı,Yerli oyuncularla çekilmiş sahneler .yabancı filmlere ilave edilerek ,Türk filmi diye pazarlandı.
Bir de Adolf Körner adında bir yönetmen peydahlandı. Çek asıllı bir revü oyuncusu olduğu halde rejisör olarak kendini tanıtarak Ha-Ka filmde birkaç film çevirdi. Kötü senaryo ve kötü müzikle netice almak mümkün değildi.
1950-1960 arası Ayhan Işık,Belgin Doruk,Sadri Alışık,la başlayan halkın benimsediği yıldızlara yeni yıldızlar birbiri ardına ortaya çıktı.
Göze çarpan bazı filmleri anmak gerekirse:
Taş Parçası – 1941- Faruk Kenç
Ya İstiklal ya Ölüm – 1949 – Turgut Demirağ
Efelerin Efesi – 1952 – Şakir Sırmalı
Hürriyet Apartmanı – 1945 – Talat Artemel
İstanbul Kan Ağlarken – 1952 – Kani Kıpçak
Battal Gazi Geliyor – 1955 – Sami Ayanoğlu
Fedakar Ana – 1949 – Cahide Sonku
Fosforlu Cevriye – 1959 – Aydın Arakon
Yüzbaşı Tahsin – 1951 – Orhan M.Arıburnu
Sürgün – 1952 – Orhan M.Arıburnu
Beklenen Şarkı – 1953 – Sadık Şendil
Nijat Özön şöyle bir tesbitte bulunuyor:
‘’Geçiş çağının ikinci yarısı , Ikinci Dünya Savaşı’nda sonraki
yıllara rastlıyordu. Bu yıllar içinde Avrupa, Amerika, Asya’da irili
ufaklı birçok ülkede ulusal sinemaların ortaya çıktığı görüldü, fakat
aynı olaya Türkiye’de rastlanmadı. Bunun çeşitli nedenleri vardı: Bu
ülkelerin hemen hepsi Ikinci Dünya Savaşı’na doğrudan doğruya
katılmışlardı. Geçirdikleri acı deneme bu ülkelerin halkında, karşı
konulamayacak değişiklik isteklerine yol açt ı . Kimse savaştan
önceki düzenin savaştan sonra da sürüp gitmesini istemiyordu.
Türkiye de ise savaş öncesi sıkıntılar savaştan sonra da devam etti.Çok partili döneme geçişin sinemada vergi indirimi dışında pek etkisi olmadı.Sansür devam ediyordu. Sinemanın önemi ise hiçbir
vakit anlaşılmamıştı. Yeni sinemacılar, ulusal bir sinema kurmaktan çok uzaktılar.’’
Nijat Özön’e göre Sinemacılar çağı çok partili döneme rastlar (1950-1960) Yeşil Çam anlayışının gelişmesi de bu dönemde olur.
1954 yılında Cumhurbaşkanı Celal Bayar ABD ye gider,Bu 1 aylık seyahatte Hollywood önemli duraklardan biridir. Hollywood Starlarıyla boy boy resimler çekilir. Neticede İthal Avrupa Filmleri azalır,Amerikan filmleri çoğalır. (gelenler de genelde Amerikan propagandasına uygun filmlerdir)
Politik açıdan ise Atatürk devrimleri tartışılmaya başladı.Özellikle din sömürüsü canlandı.Bunun etkisiyle filşlaadı.mlerde Cami, Ezan,dini görüntüler çoğaldı.Sazlı sözlü,dansözlü filmler yapılmaya başladı.
Sansür dolu dizgin devam ediyordu.
Jak Şalom’un ‘’Bir Sinematek’ten Ötekine ‘’ kitabında sansürden bahseder:
‘’’’ Sansür nasıl çalışır’ın özünü değil biçimini söyliyeceğim size.Film geçiyor.Şimdi güleceksiniz ama ne yapayım ki söylediklerim doğru.Şöyle düşünün oldukça köhne bir salon,Kule dibinde.Beş kişi sansür heyeti.Maroken koltuklar var salonda.Maroken koltuk biliyorsunuz,deri,içine gömülerek oturulan,kalantor görünümlü,yani iskemle faln değil.Sansür heyetinin beş üyesi şöyleydi; Bir askeriyeden,bir polisten,Kültür Bakanlığı yoktu ama bir tane ilgili bakanlıktan,bir tane Sağlık Bakanlığı‘ndan üye vardı.Bir de Basın-Yayın’dan…. Ve bu koltukların üstünde tavandan sarkan,elektrik yakmak için armuda benzeyen bir takım şeyler.O düğmeye basılınca zzzzt diye bir ses çıkıyor.Onlardan 5 tane var,5 adam,5 koltuk,5 düğme.Bu düğmelerin sesi de makine dairesinde.Orada bir görevli film gösteriyor. Şimdi örneğin öpüşüyorlar diyelim,biri beğenmedi,zzzt düğmeye basıyor. O baasınca kabindeki görevli gazeteden yırttığı bir kağıt parçasını bobine sıkıştırıyor,oraya işaret koyuyor. Sonraa bir başkası başka bir şeyi beğenmiyor o da bsıyor düğmeye,görevli bir kağıt daha koyuyor.Sonra bir başkası daha….. Saansürden bu filmin çıkmaası için o paarçaların çıkarılması lazım.O parçalaarı çıkaran da ordaki görevli. Çıkardığı parçaları veriyormu,sonra mı variyor hatırlamıyorum. O pahalı film kopyası kuşa dönüyor…….
…….Eskiden askerliklerini yapan erler için moral geceleri vardı.O moral gecelerinde bu sansür heyetindeki adamların kestikleri parçalar birbirlerine birleştirilip kıtalarda gösterilirdi.Moraal gecesi denirdi ona.’’Aç-aç’’lar gelemezse bu filmler gösterilirdi.’’’’
LÜTFİ AKAD:Dönemin başında önemli bir gelişme 1949 yılında ‘’Vurun Kahpeye’’ filmiyle Ömer Lütfi Akad’ın sinemaya girişiydi. Akad sinema dalında kendi kendini yetiştirmişti. Galatasaray Lisesini bitirmiş,İktisat ve Ticaret Yüksek Okulu’ndan mezun olmuştu.Entelektüel yapısı yüksek aaydın bir kişiydi. Lise çağlaarınd Beyoğlundaki sinemaalra sıkça gitmiş görsel eğitimini bence buralarda edindi.Bolc kitaap okur edebi eserleri takip ederdi.Tiyatrolara giderdi.Hatta tşiyaatrolrda bir dönem çalıştı dekorcu ışıkçı olarak. Fransızca ve az da olsa İngilizce bilmesi onun için büyük avantajdı. Nitekim kültürel birikimi ilerde sinemasına yansıyacaktı.
1950 yılında Cemal ve Ekrem Reşit Rey Kardeşler ’in ünlü Opereti ‘’Lüküs Hayatı’’ filme çekti. 1952’de ‘’Kanun Namına’’ ile önemli bir çıkış yaptı. 1954 ‘’Öldüren Şehir’’le yerli bir film özelliklerini göstermekteydi.1955’de Yaşar Kemalîn eseri ‘’Beyaz Mendil’’ le köyde geçen ilk filmini yapmıştı.
Nijat Özön’e göre:
‘’ Teknik bakımdan daha çok Amerikan gangster filmlerinden; tema, tutum ve duyuş bakımından Fransız “kara filmleri” “şairane gerçekçi” akımın örneklerindenoldukça etkilenen Akad’ın en büyük özelliği de, bu etkileri tamamıyla “yerli” bir hava içinde verebilmesiyle birlikte
filmlerine “sinema” niteliğini katabilmesiydi. ‘’ 67 film yaptı.
1959’’Yalnızlar Rıhtımı’’ 1962 ‘’Üç Tekerlekli Bisiklet’’ 1967 ‘’Ana’’ 1967 ‘’Hudutların Kanunu’’ 1967 ‘’Kızılırmak Karkoyun’’1968 Vesikalı Yarim ‘’ üstünde durulması gereken değerli filmler oldu.
Lütfi Akad sinemaya bir soluk getirmişti. Birbirini tekrar eden bir sürü yönetmen çıktı. Bu arada bir de tarihsel filmler furyası başladı. Bu dönemde Atıf Yılmaz,Metin Erksan,Halit Refiğ,Memduh Ün,Osman Seden,Muharrem Gürses gibi yönetmenler yetişmeye başladı.
MUHARREM GÜRSES 81 film yaptı.Korkunç bir çevre, felaketler, hırsızlar,katiller,kötülük yapan insanlaardn oluşan bir dünya filmlerinde işlenmekteydı. Aslında gerçekleri göstermekteydi.
METİN ERKSAN 39 film yaptı.1952’’Aşık Veysel’in Hayatı’’ filmiyle başladı.1958 ‘’Dokuz Dağın Efesi’’ eleştirmenlerce düzgün bulunan bir filmdi. 1960’’Şoför Nebahat’’ ve ‘’Gecelerin Ötesi’’ filmleriyle umut vermeye başladı. 1962’’ Yılanların Öcü’’ 1963 ‘’Susuz Yaz’’ 1965’’ Sevmek Zamanı’’ 1968 ‘’ Kuyu’’ Erksan’ın Türk Sinemasının yüzünü ağartan özgün filmleri oldu.
ATIF YILMAZ BATIBEKİ Hem hukuk Fakültesine hem de Güzel Sanatlar resim bölümüne gitti. Tavan Arası ressamlarından dı. Sinema üzerine eleştiriler de yazdı. 1951’’Kanlı Feryat’’ yönettiği ilk filmdir.Toplamda 118 filmi vardır.
1953 ‘’Hıçkırık’’ 1954 ‘’Şimal Yıldızı’’ 1957 ‘’Gelinin Muradı’’ 1958 ‘’Günahsız Katiller’’ 1959 ‘’ Bu Vatanın Çocukları’’ 1961 ^^Dolandırıcılar Şahı ‘’ 1962 ‘’Battı Balık ‘’ 1965 ‘’Keşanlı Ali Destanı’’ 1966 ‘’Ah Güzel İstanbul’’ 1966 ‘’Pembe Kadın’’ 1966 ‘’Toprağın Kanı’’ 1968 ‘’ Köroğlu ‘’ Bu dönemde öne çıkn filmleriydi.Köy ortamında ve toplumsal filmlerde başarılıydı.Genelde Senaryolarını kendi yazmıştı. Filmlerinde rahat anlatımı tercih etmişti.
OSMAN FERİT SEDEN : İlk sinemacılardan Kemal Film’in kurucuları Seden ailesindendir. Saint George Lisesinden sonra Hukuk Fakültesini bitirdi. Kemal film adına çekilen filmlerin Yapımcılığını yaptı. ve Senaryolarını kendi yazdı. Lütfi Akad-Osman Seden işbirliği Kemal Film için verimli bir dönem oldu. Amerika’dan ithal ettikleri gangster ve Kara filmlerin etkisinde kalan Seden, 1956 ‘’Kanlarıyla Ödediler’’ ile ilk çıkışını yaptı. 1959 ‘’Düşman Yolları Kesti’’ ile kurtuluş savaşını işlese de, gangster ve western türünün özelliklerini barındırıyordu. 1960 ‘’Namus Uğruna’’ Seden için umut veren bir film oldu. 1963 ‘’Bana Annemi Anlat’’ gişede iyi iş yaptı. 1966 ‘Çalıkuşu’’ ile Reşat Nuri Gültekin’in romanını sahneye aktardı. Toplamda 159 film yapmıştı.
MEMDUH ÜN : Özelliği Akad’dan etkilenmeyen,kendi kendini yetiştirmiş bir yönetmendi. 1958 ‘’Üç Arkadaş ‘’ en iyi Türk filmi oldu.Memduh Ün umut veriyordu. 1960 ‘’Ayşecik’’ 1960 ‘’Ateşten Damla’’ 1960 ‘’Kırık Çanaklar’’ peş peşe gelen güzel filmlerdi. Toplamda 74 filmi vardır.
1960 İhtilalinden sonra sinemamızda Toplumsal Gerçekçilik Akımı kendini gösterdi. (*) Örnek vermek gerekirse
Ertem Göreç 1961 ‘’Otobüs Yolcuları’’
Metin Erksan 1962 ‘’ Yılanların Öcü’’
Metin Erksan 1963 ‘’Susuz Yaz ‘’
Halit Refiğ 1964 ‘’Gurbet Kuşları ‘’
(*) Nijat Özön’e göre:
Toplumsal gerçekçilik, sanatın toplumsal yaşama, sınıf çatışmalarına, adaletsizliklere ve gündelik hayatın görünmeyen boyutlarına odaklanması gerektiğini savunan bir anlayıştır. Türkiye’de bu akım özellikle 1960-1965 yılları arasında etkili olmuş ve sinemada Halit Refiğ, Metin Erksan, Ertem Göreç, Duygu Sağıroğlu gibi isimler öncülüğünde temsil edilmiştir.
Bu akımın filmlerinde genellikle şu temalar öne çıkar:
- Köy-kent çelişkisi
- Yoksulluk ve sınıf farkları
- Mülkiyetin çatışmalı yapısı
- Kültürel yozlaşma ve modernleşme problemleri
- Yabancılaşma ve göçün yarattığı psikolojik buhranlar
(Türk Sinema Tarihi/Nijat Özön / Doruk Yayıncılık.3 Baskı/2010 )
ERTEM GÖREÇ 1961 de yaptığı ‘’Otobüs Yolcuları ‘’ filmiyle bu akıma katılır.
DUYGU SAĞIROĞLU 1965 ‘’Bitmeyen Yol’’ filmi bu içeriktedir.
Bu aarada aktör olarak toplumsal gerçekçiliğe uygun filmlerde oynayan YILMAZ GÜNEY 1966 ‘’At Avrat ve Silah’’ ile yönetmenliğe başladı.
1960 yılında yerli film sayısı 68 idi. 1972 yılında ise 298 film üretildi.
Yukarda ele aldığımız yönetmenler ve isimlerini verdiğimiz filmleri saymaazsak, 60 ihtilalinden sonra Yeşilçam sineması tamamen ticari amaçlarla film üretmiştir.
Paris’e yolu düşen bir takım aydın kişiler,İzmirli Henrı Langlois’nın kurduğu ‘Cinematheque Française’’ e gittikçe Türkiye’de de böyle bir oluşum yapmayı düşünürler. Şakir Eczacıbaşı,Onat Kutlar ve Hüseyin Baş ve arkadaşları 1965 yılında’ Türk Sinematek Derneği kuruldu.
1965’de Türk Sinematek Derneğinin kuruluşu ile birlikte sinemada bir arayış başladı.
Her nedense Yeşilçam’la Sinematek bir türlü uyuşmadı. Bu olaya
Sinematek’in hiçbir Türk filmine programlarda yer vermemesi, Türk Sinemsı’nı yok sayan bir tavır sergilemesi sebeb oldu.
Jak Şalom anlatıyor:
‘’1965 te Sinemtek kurulunca Yeşilçam’la aaramızda çı ngar çıktı.Sinematek baaşlatmdı bu işi,ama Onaat satşmalraa çok sert cevap verdi.Biz Sinematek’i -belki biraz yanlıştı- Fransız Sinemaatek’in yöneticisi Henri Langlois’nın gönderdiği,yüz kadar Fransız Yeni Dalga filminin programıyla açtık…….. Ve açılışta Türk Filmi göstermedik.Türk filmi göstermeyince ,o zaman Yeşilçam sinemsında deyim yerindeyse ‘’işsiz kalmaya ‘’ başlamış olaan Haalit Refiğ,Metin Erksan ve birkaç aarkadaşı Sinemtek’in – herhâlde Şaakir Eczacıbaşı yüzünden olsa gerek- CIA taarafındaan kurdurulmuş olduğunu ileri sürdüler. Çünkü yazdıklaarına göre o zamanki CIA baaşkanının Türkiye’yi ziyaretiyle Sinematek’in kuruluşu örtüşüyormuş. Tabii Şakir Eczacıbaşı’nın Laanglois ile yıllarca yazışması falan önemsizdi onlara göre. Bu tutmayınca Sinematek’in komünist kurum olduğunu söylemeye başladılar.’’
Halit Refiğ ‘’Ulusal Sinema Kavgası’’ kitabında anlatıyor:
‘’ 27 Temmuz 1966 günü meslektaşım Duygu Sağıroğlu ve ben Sinematek Derneğince tertiplenen ‘’ Türkiye’nin Toplumsal Yapısı ,Türk Sineması ve Geleceği’’ konulu bir açık oturuma katıldık.Bir yıl önce kurulaan bu derneğe ve faaliyetlerine ,kurucularının arasında bir tek meslekten Türk Sinemacısı bulunmamsı,kurucularının Sinem Danışma Kurulu ve Sinema Şurasında Türk Sinemacıları ve meseleleri karşısında takındıkları tutum yüzünden kuşkuyla bakmaktaydım.Yanılmamışım. Oturum süresince Duygu Sağıroğlu ve ben Türk Toplumunun yapısını ve bu yapının üstündeki Türk Sinemasının gerçeklerini dilimiz döndüğünce aanlatmaya çalıştıkça ,derneğin o zamanki yöneticisi Onat Kutlar ve üyeleri Ali Gevgilili ve Sezer Tansuğ gerçekleri bir trafa bırakıp, evirip çevirip genellikle Türk sinemacılarına ,özellikle bana çırkin bir şekilde sataştılar. ‘’Yapmayın beyler,kişiliklerle uğraşmayın,Şurada bir araya toplanmışken Türk Sinemasının bugünkü meselelerini ve geleceğini tartışalım ‘ dedikçe,benden on yıl önce yazdığım yazıların hesabı sorulmaya başlandı. İş o hale geldi ki, açık oturum münazara bile olmaktan çıktı. Bir takım toplum düşmanlarının yargılandığı mahkeme havasına büründü. Artık bu rezaleti tertipçilerine bırakmaktan başka çare yoktu. Nitekim öyle yaptık.Duygu Sağıroğlu ve ben Türk Sinemacılarına primitif bir hakaret ayini şeklini alan oturumu terk ettik. Oturum öncesi bazı temaslarda beliren, meslekten sinemacıların ve dernek üyelerinin Türk Sineması yararına birlikte çalışmalar yapma umudu böylelikle fiyaskoyla sonuçlanmış oluyordu …..’’’ (Ulusal Sinema Kavgası/Halit Refiğ ( Dergâh Yayınları / 4.Baskı/2019)
Bu tartışmadan sonra Halit Refiğ tarafından Ulusal Sinema kavramı ortaya atıldı. Bu tartışmada izleyici olan Lütfi Ö.Akad anlatıyor:
‘’ 1966 yılında ‘Hudutların Kanunu’ filminin çekiminden döndükten sonra..o sıralarda bir Sinemtek Derneği kurulmuştu. Sinematek derneği bir toplantı,bir açık oturum yaptı. Ben de izlemeye gittim. İlk defa olarak orada Halit Refiğ, Duygu Sağıroğlu, Metin Erksan açık oturuma katıldılar. Ben de dinleyici olarak bulunuyordum. İlk defa orada bu üç arkadaşımızın getirdiği bir ‘Ulusal Sinema’ söz konusu edildi.ve Sinematek Derneğinin diğer konuşmacıları tarafından fena haalde ağır bir şekilde,yaani birazda bir açık oturuma yakışmayack tecavüze maruz kaldı arkadaşlarım. Ben de toplantıyı terk ettim,çıktım.Arkadan birkaç arkadaş daha çıkmış,Onlar sürdürmüşler konuşmayı….’’ ( Lütfi Ö.Akad/ Alim Şerif Onaran/ Agora Kitaplığı /2.baskı/2013)
Bu açık oturumdan sonra Sinematek içinde çok görüşme ve münazaralar olduğu anlaşılıyor. Türk sineması için bir çıkış noktası aranıyor. Bu uğurda çalışma yapacak özellikle gençlerin 35 mm teknikle çalışması maddi olarak zor ve maddi riskler taşıdığı düşünülüyor.
Yönetmen Önder Esmer’in yaptığı AŞK ATEŞ ve ANARŞİ belgesel filmini seyredenler hatırlayacak, banttan yayınlanan bir tartışma sahnesi var ( nasıl yani 8mm,16 mm filmler mi ) şeklinde. Onat Kutlar’ın ve Özer Kabaş’ın da içinde olduğu bir görüş alışverişi. AMAÇ TÜRK SİNEMASINI Yeşilçam dışında çağdaş bir çizgiye taşımak.
Bir çıkış noktası olarak bir film yarışması fikri üzerinde duruluyor. Bu fikri savunanlardan Özer Kabaş’ın girişimi ile RC Sinem Kulübü ‘’HİSAR KISA FİLM YARIŞMALARI’’ nı düzenliyor.
Salt Galata’da yapılan panelde ,o dönem başkan olan Hasan Gürdal’ın konuşması:
‘’Türkiye’de TV yayınlarının olmadığı bir dönemde ,sadece Sinemalarda kısa jenerik reklam Filmleri,bazıları slayt şeklinde düzenlenmiş reklam filmlerinin 15 dakikalık aralarda gösterime başladığı bir dönemde,Onat Kutlar ve Şakir Eczacıbaşı’nın büyük özverilerle SİNEMATEK gösterilerinin başladığı Bir dönemde HİSAR KISA FİLM YARIŞMASI’nın organize edilmesi bir tesadüf değildir.
1965-1970 arası üniversite öğrencileri olarak,bizler Robert College’de okuyor olabiliriz,ama Bizler Anadolu’nun bağrından çıkarak, çalışkanlıklarımızı ispat ederek bu okula girmiştik. Biz aldığımız eğitim ve kültür düzeyimizle , Türkiye’ye ve Türk halkına hizmet edecektik.
Nasıl ki Yılmaz Güney yaptığı filmlerle bir şeyler anlatmaya çalışmışsa, nasıl ki Kemal Tahir,Lütfi Akad,Metin Erksan bir şeyleri vurgulamışsa, Bizler de Robert College Sinema kulübü olarak ciddi bir tutum takındık. Bu dönemde Üniversite’ler de olan olaylarda bir dik duruşumuz vardı. R.C.Yüksekte okuyan öğrencilerin en büyük misyonu, Okulun ODTÜ gibi özerk bağımsız bir Türk üniversitesi olması idi. Bizler de bu misyonun bir parçası idik.
Ben HASAN GÜRDAL olarak, bize çok şeyler öğreten,ve çalışmalarımızda destek olan ONAT KUTLARI saygı ile anıyorum,
Sinema Kulübünü ve Hisar Yarışmalarını düzenlerken çok destek veren ve yol gösteren Ağabeyimiz ÖZER KABAŞ’ı saygı ile anıyorum.
Sinema kulübünü kuran ilk başkanımız HASAN AKBELEN’i saygı ile anıyorum. Onlar artık aramızda yoklar.
Jüri üyelerimiz Sermet Çağan,Kuzgun Acar,Onat Kutlar,Şakir Eczacıbaşı ,Atıf Yılmaz,Gültekin Çizgen ,Mengü Ertel,Atilla Dorsay Hatırlayabildiklerim. ‘’
HİSAR KISA FİLM YARIŞMALARI KRONOLOJİSİ
27/30 Haziran 1967 1.HİSAR KISA FİLM Yarışması düzenlendi.
Başkan : HASAN AKBELEN
Başkan Yardımcısı : FARUK SEYREK
Muhasip sekreter : MEHMET DİLBER
Üyeler : Bülent Gültekin,Hasan Gürdal,Andreas Pabucis,Kadem Akyüz,Necip Soyak,Turgut Alev,Ülker Banguoğlu, ,Salih Dinçer,Mehmet Ceritoğlu,Tuncer Edil,Selçuk Erden, ,Yaman Köseoğlu,Nesim Halyo,Mustafa Mengü,Levon Minnetyan,Ufuk Muhsinoğlu,Eralp Özil,Can Saydam,Zühtü Sezer,Lale Tamtürk, ,Deniz Zallak,Emine Sermet
Bu birinci yarışmada Özer Kabaş’ın (İSTANBUL HATIRASI)
Sezer Tansuğ’un ( GÜN DOĞUŞUNDAN GÜN BATIŞI)
Nurdoğan Taçalan’ın (ÇİNGENELER)
Artun Yeres’in (ÇİRKİN ARES)
Üner Birecikli’nin (FORMAT 20)
adlı kısa filmleri ödül almıştır.
Haziran 1968 II.HİSAR KISA FİLM Yarışması
Başkan : HASAN GÜRDAL
Başkan Yrd. FARUK SEYREK
Görev alanlar: Bülent Becan,Michel Grünberg,Froso Lina,Nurdan Bac,Necip Soyak,Gökay Sürsal,Odet Tarı,Bülent Uyar,Selçuk Erden,Deniz Zallak,
AliÇınar,Selim Köseoğlu,Can Saydam,Mehmet Dilber,Jenny Kontente,
Turgut Alev,Marta Terzioğlu,Emine Sermet,Jess Benhabib,,Ziynet Türker
Bu yarışma geçen seneden daha güçlü olarak belirlenmiştir.
Sezer Tansuğ ‘un (BOZKIRDA YALNIZ BİR AĞAÇ)
Artun Yeres’ın (ONLAR Kİ)
Özcan Arca’nın (ZÜRAFA SOKAĞI)
Veysel Atayman’ın (BİRİSİ) adlı filmleri ödülleri paylaşmıştır.
Hasan Gürdal’ın POLİTİKACI) karton animasyonu mansiyon almıştır.
II Hisar Yarışması ‘’Genç Sinemacılar ‘’ topluluğunun doğmasına önayak olmuş, Ve bu grup ilginç filmlerle yarışmaya katılmışlardır.
Haziran 25-29 1969 III HİSAR KISA FİLM Yarışması
Robert Kolej sinema kulübünün 1967 yılından beri düzenlemekte olduğu HİSAR KISA FİLM yarışması ,bugün Türkiye’de sürdürülmekte olan yozlaşmış sinema düzenine karşı bir ayaklanma,bir başkaldırma niteliğinde doğmuş bir harakete dönüşmüştür
Elektrikli geçen III hisar yarışması,Genç Sinema’nın sert ve bildirili eleştirilerine hedef olmuş,bu kümenin temelde doğru gözüken fakat uygulama yanlış bir takım hareketlere Sebeb olan eylemi, Robert Kolej sinema kulübünün çalışmalarını aksatmamış, aksine Güç katmıştır.
III Hisar Yarışmasında
Nurdoğan Taçalan (KARA YAZI),
Tan Oral (CUMARTESİ-PAZAR)filmleri ile Ödülleri paylaşmışlardır.
Engin İnal (LA FONTEN DEN KARGA ve TİLKİ ) karton filmi mansiyon almıştır.
Ayrıca GÖRÜNTÜ adında bir yayın organımız vardı. Bizi en iyi anlatan bu dergi idi .Dönemimizde 6 sayı çıkarmışız.
Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü : Hasan Gürdal
Yönetmen ………………………….. Mişel Grünberg
Teknik Yönetmen…………………… Levon Minnetyan
Yazı Kurulu…………………………. Bülent Gültekin
Nurdan Baç
Semih Abut idi.
Vefa Tarhan arkadaşımız da bu çalışmalarda görev almış.
Bu dönem için benim hatırlıyabildiklerim bunlardır. ………………….’’
*****************
Hasan Gürdal’dan bir yazı :
Neden Kısa Film?
Tiyatroda eski yunan medeniyetlerinden,İyonya dan gelen bir gelenek var. Sinema’da ise başlangıçta bir okul yok. Yönetmen nasıl olunacak?
Sinemanın başlangıcı kısa filmlerle olmuş. 1 dakika,5 dakika,10 dakika, belgesel nitelikli çekimler. Lumiere’de gördüklerimizle başlıyor. İlk sinemalarda bunlar eklenerek gösteriliyor. 1920’lerde ancak uzun metraj filmler çekilmeye başlıyor. İlk yönetmenlere baktığımızda %90 tiyatro kökenli, okulunda okumuş, tiyatroda çalışmış, Bazıları ise çaycı olarak girmiş sette pişerek ,yönetmen olmuş.
Türkiye’de ise ilk kısa film ‘’ Ayastefanos Abidesinin yıkılışı’’ 1914 Fuat Uzkınay, kimilerine göre ise Manaki Kardeşler’in belgesel çekimleri (Osmanlı vatandaşı, sonraları Makedonya vatandaşı)
Ordu Film merkezinde haber niteliğinde,filmler çekilmiş. Sovyet Rusya’da ise ,sinemanın propaganda gücü keşfedilip sinema okulları kurulmuş, Nazım Hikmet Rusya’da ‘’ AÇLIK;AÇLIK;AÇLIK’’ GOLOD,GOLOD,GOLOD’’ kısa filmini görünce şoke olur,1921 Vsevolod Pudovkin. Sinemaya ilgi duyar, Muhsin Ertuğrul’a Rusya’da yardım eder, senaryo yazmaya başlar, Film de çeker : Cici Berber 1933 Muhsin Ertuğrul’la, ‘’Kanlı Nigar 1933’’,’’Bursa Senfonisi-1934’’,,’’Güneşe Doğru-1937 )
1914-1930 a kadar çeşitli kısa filmler çekiliyor. Kısa filmde 1950’ye kadar durgun bir dönem.
1950’den sonra Haber, savaş, filmleri, Kore savaşı filmleri görülüyor. Sovyetler birliğinde yeni rejimin halka anlatılması, kooperatifleri tanıtma amaçlı çok fazla kısa filmler çekilmekte ve Sovyet propagandası için kullanılmaktaydı.
Türkiye’de filmin Halkı terbiye edici ve öğretici özelliği dikkate alınarak 1937 yılında (Öğretici ve Teknik filmler hakkında Kanun ) çıkarıldı.
(Madde 10 – Sinemalarda, esas filimler ile birlikte tamamı öğretici ve teknik bir filimin de behemehal gösterilmesi mecburidir.
Madde 11 – Devlet daireleri tarafından memleket dahilinde yaptırılan veya hariçten getirilen tamamı öğretici ve teknik filmlerden münasip görülenler Hükümetçe sinemacılara meccanen verilebilir.
Sinema sahipleri bunları esas filmlerle birlikte halka göstermeğe mecburdur. Bu mecburiyeti yapmayan sinema sahipleri hakkında kanunun dördüncü maddesine tevfikan ceza tatbik olunur. )
1960’lı yıllara gelindiğinde ise en önemli gelişme HİSAR KISA FİLM olduğu araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir.
Türkiye’de sinemalarda filmden önce Pathe News gösterilirdi, Bir zamanlar Walt Disney kısa filmleri gösterilirdi. Sonradan bunların yerini reklam filmleri aldı. OYSA Belediye’nin yönetmeliğine göre,filmden önce kısa film gösterme mecburiyeti vardı. Kısa film gelişebilirdi. Ama uygulanmadı.
Antalya Altın Portakal Festivali 1965’te başladı. Kısa film gösteriliyordu ,Her yıl bir ödül veriliyordu.Her yıl da Behlül Dal ‘a verilirdi.
1960’lı yıllara gelindiğinde ise en önemli gelişme HİSAR KISA FİLM olduğu araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir.
Gelişmeleri dikkatli incelersek:
1965 TÜRK SİNEMATEK DERNEĞİ’nin kuruluşu ile Yeşilçam arasında sürtüşme başlar, Yeşilçam içinden birdenbire ULUSAL SİNEMA çıkışı ve tartışmaları gelişir. I, II,III HİSAR KISA FİLM YARIŞMALARI yapılır.-GENÇ SİNEMACILARIN ortaya çıkışına tanık oluruz. DEVRİMCİ SİNEMA tartışılır,1969’da Adana’da ALTIN KOZA FİLM FESTİVALİ başlar.
HİSAR yarışmasına gelince:
Çeşitli kuruluşlardan ödül verenler olmuştu:
Milliye Gazetesi –jüri özel ödülü
İzmit Sinema Derneği -Gümüş Çınar Yaprağı Ödülü
Darüşşafaka Sinema Kulübü- En Başiarılı Teknik öğelere sahip film ödülü
AL Fotoğraf Stüdyosu : Birincilere armağan kasetler
(Sinematek ödül verebilirdi, Yeni Sinema dergisi ödül verebilirdi.)
Uzun metrajlı film, araç gereç,geniş bir kadro,ve beraberinde sermaye ve ticari alt yapı gerektiriyor.
Kısa film ise gerçek BAĞIMSIZ SİNEMA’ nın kendisidir.
*************
Yarışmadan Sonra Gelişmeler:
ULUSAL SİNEMA
Halk Sineması ve Ulusal Sinema kavramları Halit Refiğ tarafından dillendirilir.
‘’Halk Sineması Türk insanının film seyretme ihtiyacından doğmuştur.Türk sineması yabancı sermaye tarafından kurulmadığı için emperyalizmin sineması ,milli kapitalizm tarafından kurulmadığı için burjuva sineması ,devlet tarafından kurulmadığı için devlet sineması değildir. ‘Doğrudan Türk halkının film seyretme ihtiyacından doğan ve sermayeye değil emeğe dayanan bir sinema olduğu için bir HALK SİNEMASI dır.
(Ulusal Sinema Kavgası/Halit Refiğ/Dergâh Yayınları/4.Baskı/2019)
Ulusal Sinema ise Kemal Tahir’in görüşlerinden esinlenerek oluşturulan “ulusal sinema” kavramı 1967-68 yıllarında teorisi oluşturulur.
Türk sinemasının Türkiye’nin kendine özgü tarihsel toplumsal koşullarında doğup geliştiği görüşündedirler. Türkiye sosyal yapısı ve kültürel açıdan Batılı kapitalist ülkelerden farkldır.
“Kemal Tahir’e göre Batı’yı tanımlamak ve açıklamak için kullanılan ölçütler Osmanlı-Türk toplumu için kullanılamaz. Kemal Tahir’in vurgusu Batıcı bir kafayla değil, ancak ülkenin kendi ulusal gerçeklerinden hareketle ülke gerçeklerinin (ve sinemasının) ele alınması gerektiğidir. Türk sineması bu ülkenin kendi gerçeklerinden doğmuş ve bu ülkenin kendi gerçeklerini yansıtan bir sinema olmalıdır. Gerek biçim ve gerekse de içerik açısından ulusal değerleri yansıtan bir sinema, taklit değil, özgün bir sinema ancak bu şekilde gerçekleşebilir.’’
Halit Refiğ 1965 yapımı ‘’Haremde Dört Kadın’’ ve 1969 yapımı “Bir Türk’e Gönül Verdim” filmini Ulusal Sinema örneği olarak gösterir
Lütfi Akad, Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler de bu tartışmalarda Halit Refiğ’in yanında yer aldılar.
Lütfi Akad’a göre: ‘’Ulusal Sinema eski kaynaklarımıza eğilerek, eski kültürümüzün değerlerini bugüne getirmek ve bugün onlara dayanarak yeni bir sanat kurmak…olmak gerekiyor’’
(Lütfi Ö.Akad / Alim Şerif Onaran/ Agora Kitaplığı/ 2.basım/2013)
Buna örnek olarak ‘’1967 ‘’Hudutların Kanunu’’ gösterir.
GENÇ SİNEMA AKIMI
– Onat Kutlar’ın destek vermesiyle, Sinematek çevresinde oluşmaya başlamıştı. Hisar Kısa Film Yarışması’nın doğal sonucu olarak Genç Sinemacılar yarışmada yapıtlarıyla kendilerini gösterdiler. Yeşilçam’a karşı başka bir Sinema yapmayı amaçlayan Genç Sinemacılar ,bir yerde Fransız Yeni Dalga’sını hedef olarak seçti.
Jak Şalom ‘’Genç Sinema’’ hareketini anlatıyor:
‘’….1967-1970 yılları arasında yapılan Hisar Kısa Film Şenliği’nin sağladığı görünürlükle, bir yandan az sayıda olmakla birlikte yeni kısa filmler, bütün dünyada, biraz da Türkiye’de gelişen 1968 gençlik olaylarının da etkisiyle Genç Sinema adını alan bir hareketin ifadesi olarak ortaya çıktılar.
Genç Sinemacılar filmler çevirmek istemekle beraber sinemacı değildiler. Bir yandan film çevirmekle sinemayı öğrenmeye çalışırken, siyssi açıdan da devrimci bir yaklaşımla ‘Genç Sinema’ adlı bir dergi de çıkardılar (1968-1970 arasında 16 sayı) ‘’
Her nasılsa,1968 öğrenci olaylarının da etkisiyle Genç Sinema hareketi ‘Devrimci Sinema ‘’ hareketine dönüştü ,kendi içende de Markcı ,Leninci, veya Maocu ideolojiler içinde savruldu.
DEVRİMCİ SİNEMA AKIMI
Nijaat Özön’ün yazdıklarına göre:
‘’ Devrimci Sinema’nın başlangıç tarihi olarak, Marksist düşüncenin Türk Sineması’nda Toplumsal Gerçekçilik akımı ile etkisini göstermeye başladığı 1960 yılı alınabilir. Toplumsal Gerçekçilik akımı, 1960’ların ortalarında varlığını yitirince, sinemadaki Marksist tavır, 1970’lerin başına kadar bir suskunluk donemi yaşamıştır. Bu akım, teorik planda devrimci sinema dergileri ve kuruluşları tarafından geliştirilmiştir ve ilk dönemlerde nispeten 16 mm’lik kısa filmlere uygulama imkanı bulmuştur (Ucakan, 1977: 71)
Devrimci Sinemada, Marksist anlayışa uygun olarak, kahramanlar arasındaki söz ve davranışlar, olayların değerlendirilişi, bütünüyle materyalizme dayandırılmıştır. üretim-tüketim ilişkilerinin temel rolü,
yapılan filmlere hakim kılınmıştır.’’
Bu dönemde Devrimci Sinema’nın öne çıkn yönetmeni ve oyuncusu Yılmaz Güney olmuştur. (1968 ‘Seyit Han , 1968 Toprağın Gelini, 1970 Umut)
Bu gelişmelerin ışığında Genç Sinemacılar ,Hisar Yarışmasınaa karşı çıkmışlardır.
Genç Sinema Dergisi sayı 8 ,Temmuz 1968 de Jak Şalom’un yayınlanan yazısından:
‘’…………….IV Hisar Yarışması – gerçekleşirse eğer – ilk üçünün doğrultusunda olacaksa , Genç Sinemayı yine karşısında bulacaktır. Genç Sinemacılar bu yazının yazılmasını ,her davranışıyla siyasal bir seçim yapmak zorunda olan ,emperyalizm sömürüsü altında bağımsızlık savaşı veren insan için bir malzeme olsun diye istediler.Burada bu istek yerine getirilmeye çalışılacaktır. Son buldukları oyun ‘’azgelişmiş ülkelerin -solcu-aydınlarıyız-biz’’ oyunu olan baylar ,gönülleriniz şen ola,okumayın hatta bu yazıyı,ki bu yazı size değildir.
Okurun Türkiye’de kısa filmin geçmişini bilmesi gereklidir ilkin. ‘Yeşilçam’ baatağına karşı kısa film üç evreden geçmiştir, son üç yıl içinde. En küçük bir eylem belirtisi göstermeden yitip giden bütün yararları- belki- bugünkü gelişmeleri sağlayan heyecanı körüklemek olan ‘’Onaltı’’cılardan sonra örgüt olarak karşımıza ilk kez ‘Tanık Sinema Topluluğu’çıkar,1967 nisanında, ve aynı yılın son ayları içinde yozlaşır, söner unutulur. Tek bir yapıt verememiş, tek bir düşünce üretememiştir. Ama büyük bir yararı olmuştur bence; Türkiye’nin sinema sorununu, ülkenin genel sorunlarından yalıtmanın olanaksızlığı konusu ilk kez T.S.T. de belirlenmiş ,ilk kez yapılacak seçimin bir siyasal seçim olduğu bir olgu olarak ortaya çıkmış ve ‘kısa Film’ meydanında at koşturma heveslilerinin gerçek seçimlerinin ne olduğu yadsınmaz bir biçimde bu deneyle anlaşılmıştı. 1967 ‘nin son aylarında ‘Genç Sinema’nın doğduğu1968 temmuz ayına kadar geçen zaman süresi içinde Türkiye’nin siyasal konjonktürü öyle bir gelişme gösterdi, olaylar karşısında ilgisiz kalmamak öylesine güçleşti ki, tarihsel gereklilik sonucu -ister istemez – seçimlerini yapmak zorunda kalan ‘düzendaş’ lardan bütün bütüne ayıklanmış bulunan ‘Genç Sinema’cılar kuruluşunun çekirdeği, asıl nitelikleri ‘ aynı siyasal seçim çerçevesinde birleşme’ olan gençlerden oluştu ve gelişme ortamı buldu. Bu gençlerin görüşleri şuydu:Sinemada devrim olayını,genel anlamda devrim olayından ayırmaya imkan yoktur. İlki için çalışmak ,ikincisini gerçekleştirmek için çalışmakla birdir. Sinema devrim yolunda bir araçtır,beyaz perde en önemli haaberleşme aracı olduğu sürece. Bu alanda yapılacak çalışmalar , hiç kuşkusuz kişisel yeteneklerin aynası olacak, ancaak her ne pahasına olursa olsun ,genel devrim perspektifi içinde bulunacaktır. …..’’
0 yorum